ÇAĞDAŞ SANAT YORUMU NOTLARI

 




SANAT NEDİR?

 

Sanat sözcüğü genellikle plastik veya görsel dediğimiz sanatlar için kullanılır. Nerede bir insan topluluğu varsa, orada maddi hayatının yanında ruhlarının ihtiyacı sanat da var olmuştur.

Kandinsky’ göre sanat; “Bilme ve yaratıcı güçlerin denge ihtiyacından doğmuştur.”

Bir zamanlar bazı adamlar renkli toprakla bir mağaranın duvarına kabaca bizon resimleri çiziyordu; bugün de bazıları boya satın alıp duvar ya da tahta perdeleri resimliyor ve daha birçok başka şeyler üretiyorlar.

Aristo’ya göre sanat, eşyada devamlı var olanı taklitten doğmuştur. Sanatta güzeli, dinde tanrıyı bilimde doğruyu arayan insan ruhu aslında kendini aramaktadır.

Neredeyse insanlık tarihi kadar eski bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak da sayılamayacak kadar çok yanıt bulunmaktadır. Ancak soruna sanatçı ve alıcı açısından iki türlü yaklaşımda bulunabiliriz. Alıcı açısından; duygularımızda değişme yaratan, hoşa giden her şey sanattır. Sanatçı açısından ise; sanat, sanat adına üretilen her şeydir. Bu yargılar ne denli ortaklaşırsa sanat denilen gerçek de o denli ortak bir anlam kazanır.

Plastik sanatlar, devamlı hareketi sembolize eder. Hareketi de karakterize edebilmek,  en az iki şeyin pozisyonu ile mümkündür. Nefretle sevgi bir arada yaşayamaz. Zıtlar armonisi olarak sezilen ve bilinen sanat, bir şeyin varlığı için, onun zıt olanında var olduğuna işaret sayılır. Sanatta öğrenmenin sonu yoktur. Keşfedilecek yeni şeyler her zaman vardır. Büyük eserler önünde her durduğumuzda değişik görünürler.

Sanat; insanla doğadaki nesnel gerçekler arasındaki estetik ilişkidir. Bu ilişkiyi oluşturan 3 aşama vardır:

1.Sanatçı olan kişi doğadaki maddi özellikleri algılar.

2.Bu algılar estetik amaçlar göz önünde tutularak hoşa giden biçimler ve kalıplara dökülür.

3.Sanatçı da daha önceden var olan duygu ve heyecan durumlarına yeni algılar uydurulur.

B. Croce’ye göre; “Bir aynadaki görüntüler gibi sanatta bize gerçekliği değil, gerçeklerinin görüntüsünün kopyasını gösterir. Sanatçı nesnelerin görünüşlerini taklit eder.”

Bir nesnenin insana hoş bir etki bırakmasına “güzellik” denir. Güzellik hayal gücümüz ile düşünce gücümüz arasındaki uyuşmadır.

Sanatı “Biçim verme isteği” olarak tanımladığımızda, aklını kullanarak çalışmak yerine, tamamen içgüdüsel bir çalışma olarak kabul ederiz.

Sanat zamanın bir ürünüdür. İnsanın kendi insanlığını tanımasıdır. Portre ressamlığının gerçek sebebi de budur.

Sanat-Sanatçı-Toplum ilişkileri, bu ilişkilerin değişikliğinin kaynakları, tarih içinde dönemlere yön veren örneklerin incelenmesi esastır.

Bir ülke kültürü sanat yapıtlarında somutlaşır. Eserler adeta ulusların var olma kanıtlarıdır. Bir yapıtın oluşturulduğu dönemin sosyo-ekonomik durumu, kültürel yapısı, yakın ve uzak çevreyle ilişkisi ve etkileşimler yapıtın oluşturulmasının temelini teşkil eder.  Komşu ya da uzak kültürler bir ülke sanatına çok yönlü etki etmektedir. Sadece yerel çalışmalar anıtsal sanat eserlerinin yaratılmalarında yeterli olmamaktadır.

Roma, Grek’ten yararlanmış ortaçağ Roman Sanatı da Bizans ve Eski Roma’dan etkilenmiştir. İslam mimarisi kültüründe de Helenistik ve Roma unsurlarının katkısı görülür.

Yapıt, toplum-sanatçı ilişkisinin ürünü olarak kabul edilir. Eserlerin değerlendirilmesi ve incelenmesinde sanat ve estetik ilişkisi de önem taşır. Çünkü çağların dünya görüşleri aynı zamanda estetik görüşleri olarak da kabul edilir. Devlet yapısı ve inançların sanat yapıtlarında payı vardır. Toplum içinde barındırdığı sanatçılara, sahip bulunduğu inanç ve adetleri aşılar. Sanatçılar, sanatçı grupları, içinde bulundukları toplum bütünlüğü içindedirler. Doğa ve çevre sanatçı için önemlidir. Bu atmosfer sanatçının yapıtına her durumda yansır. Sanat yapıtı, çevre, alışkanlıklar ve genel psikolojik atmosferin oluşturduğu bir bütün tarafından oluşur. Bu durumda da bir jesti, bir tavrı somutlaştırır. Buna genel karakter de diyebiliriz.

Coğrafi ortam sanatçıları etkiler. (Örneğin; Orta Anadolu insanı, daima aynı yaşam koşullarıyla karşı karşıyadır. Bu durum tekdüze ve dertli hava ile müziğine yansımıştır. Aynı tümce aynı ritm içinde tekrarlamaktadır.)

  Sanatçıların tek tek kendine özgü bir duyuş ve keşfediş tarzı vardır. Her sanatçı her olay karşısında bir davranış biçimi gösterir. Bunu ilham olarak da niteleyebiliriz. Her sanatçının gerçeklik anlayışı da farklıdır. Sanatçılar bilimsel gerçekliği sanatsal sezgi yardımıyla açıklığa kavuşturur.

Sanat, sanatçı ve toplum ilişkilerini etkileyen bir faktör de mizaçtır. Her dönemin belli bir mizacı vardır. Yıllar, sosyal olaylar ve etkileşimler bu mizacı değiştirir. (Örneğin; Külkedisi, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler masalları ile büyüyen bir nesil, üvey anneye hep masaldaki gözle bakar.) Günümüzdeki çocuklar bilgisayar kahramanları ile yetişmekte dolayısıyla mizaçları da değişmektedir.  

Sanat tarihi incelendiğinde bir yanda, sanat yoluyla bireyi toplumsallaştırmanın gereksinimi, dolayısıyla en eski çağlardan beri gelen işlevsel yapısı değişmeden kalmış, öte yandan toplumun yaşam koşullarındaki değişim, çıkarlar ve ideallerin sanatın yapısını sürekli değişime uğratmıştır. Tarihsel süreç incelendiğinde sanat bilimden, dinden, spordan anlamca farklı, başlı başına bir insan etkinliği biçimi haline geldiği görülmektedir. Ancak sanatın diğer insan etkinliklerinden tamamen bağımsız olarak görülmesi değildir. Sanat yapıtının dokusunda bilimsel-kuramsal ya da dinsel-etik öğelerin bulunduğu gibi bilimsel yapıtlarda da sanatsal-imgesel öğeler bulunabilir.

Örneğin fotoğraf sanatı, sinema gibi gerçekliğin bir dış yüzey üzerinde canlandırılmasıdır. İzleyici sergilenen fotoğrafları izlerken sanatsal bir değerlendirmeye girer. Sanatsal fotoğrafta sanatsal öğe ile belgesel öğe iç içe girmiştir. Böyle bir bireşimsellik mimari ile uygulamalı sanatlarda da kendini gösterir. Burada da teknikle sanat kesişmektedir. Aynı şeyi sanat jimnastiğinde de görürüz. Jimnastik hem sanat dünyasına hem de spor dünyasına girer. Dolayısıyla sanatı bilimden, spordan, ahlaktan v.s. tamamen ayrı düşünmemek gerekir. Folklor ve Mitoloji de öyledir.

    Sanatsal yaratım türleri, cinsleri ve tarzları tek tek ortaya çıkmış, giderek de birbirleriyle kesişerek modern tiyatro veya sinema sanatı gibi yeni bireşimsel sanat alanları oluşmuştur.

 SANATIN TÜRLERİ

Klasik tanımlamalara göre;

1. Müzik
2. Edebiyat
3. Tiyatro
4. Dans 
5. Heykel-resim (fotoğraf)  
6. Mimarlık
7. Sinema-televizyon 

Çağdaş yaklaşıma göre sanat yapıtlarını aşağıdaki dört temel tür içine sokmak olanaklıdır.
 
1. Fonetik sanat: Müzik, edebiyat

2. Plastik Sanat:
Resim, heykel mimari, tekstil

3. Ritmik Sanat:
Tiyatro, bale, sinema

SANATIN KÖKENİ

 

Sanatın kökeni ile ilgili görüşlerde, Etnografi ve Arkeolojinin yanı sıra Dilbilim’deki gelişmeler etkili olmuştur. Sanatın kökenleri üzerine ilk yaklaşımlar dinsel-gizemci düşüncelerdir. Bunlar Sanatsal yaratım yeteneğinin tanrı vergisi olduğu düşüncesine dayanmaktaydı.

İkinci bir yaklaşım da Darwin’in estetik duygunun biyolojik doğası tezinde görülür. Bu teze göre hayvanlarda çok önceden oluşmuş bulunan estetik duygu cinslerde bir çekicilik aracı olma işlevi görüyordu. Yani sanatsal etkinliğin biyolojik kökenleri olduğu iddia ediliyordu.

Oysa insanın sanatsal yaratıcı etkinliğinin köklerini, insanın biyolojik varlığında değil,  toplumsal varlığında,  hayvansal ön-tarihinde değil,  kendi toplum tarihinde aranmalıydı.

Sanatın kökenleri üzerine bir başka iddia da oyun kuramıdır. Herbert Spencer,  Grand Allen,  Gross ya da Lange’nin geliştirdiği bu anlayışla,  oyun’u, İnsan ve hayvanda aynı derecede eşit olan ve sanatın kaynağını oluşturan Psikofizyolojik ya da salt fizyolojik anlamda yorumlamışlardır. Yani sanatsal yaratımlar estetik özgürlüğe ulaşmak için ve çalışma dışında tüketilecek enerjiye bir subap olmak üzere, İnsan doğasında içerili bir gereksinimden doğmuş bir şey olarak görülüyordu.

Aslında insanın oyun oynaması, tıpkı sanat gibi içgüdüsel ya da itkisel olarak biyolojik bir etkinlik değil, tam tersine, insanların ahlaksal ve fiziksel olarak içinde yetiştikleri toplumca düzene konmuş bir etkinliktir.

Tıpkı çocuklarda görüldüğü gibi, ilkel toplumda da sanat ile oyun arasında kesin bir bağıntı vardır. Çocukların oynadığı birçok oyun doğaçtan sanatsal yaratım olarak gösterilebilir. Örneğin kız çocuklarının oynadığı evcilik oyunu ile, oğlan çocuklarının oynadıkları hırsız-polis oyunu gibi. Sanki senarist, rejisör ve oyuncu olarak davranan çocuklar kendilerine özgü sanatsal bir oyunu canlandırırlar.

Çeşitli etnoğrafik araştırmalar sonucu oyun ile sanat arasında yakın bir bağıntı var gibi gözüküyor. Ancak buradan sanatın oyundan çıktığı sonucuna varılamaz; Sanat oyunun değil çalışmanın ürünüdür.

Yüzyılımızda en eski sanatın köklerini ilkel toplumun kendisinde aramaya koyulan bilim adamları, bu kökleri büyüde ve ilkel toplum insanın oluşturduğu dinde bulmuşlardır. Bu bilimcilerin açıklamalarına göre, sanat dinsel gereksinimlerden, ancak dans ve şarkıların yardımıyla, gizemli güçlerin, ruhların, totemlerin canlandırıldığı heykel ya da resimlerin yardımıyla anlaşılabilecek büyüsel tılsımların gereklerinden ortaya çıkmıştı.

İlkel toplum sanatında yer alan çoğu sanat yapıtları, aslında büyüsel amaçlara hizmet etmekte ve dinsel bir anlam içeriği taşımaktadır.

Aslında sanata verilen anlam görüşümüzü belirlemektedir. Örneğin, kendi içindeki biçim, renk, ya da ses bağıntılarına ne gibi bir anlam taşıdığına bakılmaksızın, bunları oluşturan çizgiler, renkler, sesler ve tonlar vs. ile ressamların işlev yapabilmesi yeteneği sanatsal etkinliğin temel doğrusu olarak ele alındığında arkeologların taş devri diye adlandırdıkları eski dönemlere kadar gitmektedir. Bu durumda ilk sanat yapıtları ne oldukları anlaşılamayan, derin çukurlara oyulmuş taş levhalar ya da mağara duvarlarında görülen makarna denen birbirine dolaşık çizgilerdir.

Böyle alındığında sanatın ortaya çıkış nedenlerinin salt teknolojik ya da soyut psikolojik oyun özelliği taşıdığıdır.

Buna karşılık, sanatsal yaratımın ölçütü, gözle görünür dünyadaki nesnelerin canlandırılması olarak ele alınırsa, o zaman daha geç dönemlere ilişkin anıtlar, örneğin mağara duvarları üstündeki renkli el izleri, hayvanların doğal olarak canlandırılışı ilk sanatsal oluntular olarak değerlendirilebilir.

Genel olarak şu söylenebilir; Sanatın dıştan maddi bir özel göstergesi, belirtisi yoktur. (Yani büstü bir alçı maskeden, ya da sanatsal bir çizimi, teknik bir çizimden, ya da bir müzik parçasını bir çobanın kaval sesinden ayırmaya yarayacak özel bir belirti yoktur.) Sanatın kökenini, maddi araçların ya da ses sistemlerinin kökeni ile karıştırmamak gerekir.

Sanatın en açık belirtisi sanatın içinde barındırdığı ve iletmeye çalıştığı kendine özgü sanatsal bildirimdir. O halde sanatın kökenlerini araştırırken şu soruya yanıt bulunmalıdır. İnsan toplumunda böyle bir bildirime niçin ve ne zaman bir gereksinim duyulmuştur ve bu gereksinimi karşılama yeteneğini insan nereden almıştır.

Gereksinim ile yetenek özel bir önem taşımaktadır. Çünkü sanatsal yaratımda bulunma yeteneği, yalnızca belirli bir beceriyi yapabilme gücünü değil, her şeyden önce kendine özgü bir yatkınlığı, yetiyi, dehayı da içine alır.

Bir insan çizgi çizmesini, şarkı söylemesini yazı yazmasını öğrenebilir. Ama imgesel algılama, imgesel düşünme insana öğretilemez.

Sanatsal-imgesel düşüncenin yapısın en eski mythoslar ve masallar taşır. Mitoloji insanın toplumsal varlığının taşıdığı kimliğin bilinçsizce sanatsal olarak halkın hayal gücünün içinde işlenmesi, yer etmesidir.

İnsan, av dansında hayvan kılığına girer, kadın figürlerinde göğüsleri, vücudu, karnı, yani ilkel toplum insanının bilincinde kadının kendi cinsi olarak işlevini yani doğurganlığını cinselleştiren vücut kısımlarını ön plana çıkarır.

Yani ilkel toplumlarda sanatsal bilginin alanına giren her nesne insanlaştırılmış, manevileştirilmiş, toplumsal önem taşıyan bir şey olarak, yani değer olarak alınır.

Doğa güçleri karşısında duyulan korku, hayvanın yenilgiye uğratılmasından duyulan sevinç, ölülere saygı, bütün bunlar bu duyguları uyandıran nesnelere sıkı sıkıya nesnel olarak bağımlıydı. Bu bakımdan ilkel toplum sanatı çok geniş ve saf yürekli tasarımları içermesine karşın, nesnel gerçeğin estetik olarak sunumunu içermemektedir.

Sanatın dinsel bilinçten, büyüden ortaya çıktığını söylemek de yanlış olur. Ancak sanatsal yaratımların, dinsel bilincin biçimlenmesini sağlayan etkinlik olduğu söylenir. Doğanın dinsel bir yorumunun yapılabilmesi için, doğanın mitolojik olarak yani sanatsal-imgesel olarak kavranması gerekiyordu. Büyünün, sihrin, şaman törenlerinin dinsel yakarıların yapılabilmesi için şiirsel, ezgisel dans biçimleri kadar sanatsal yoldan dramatikleştirilmiş anlatım biçimleri gerekiyordu, yani sihrin dıştan görünüş biçimi için, büyü, masklar, vücudu süsleyici boyalar, takılar, özel kesimli giysiler gerekmiştir. Mimarinin dine kazandıracağı bir tapınağın ortada var olması da önemlidir.

İlkel toplum insanı dünyanın sanatsal-imgesel kavranışından ve totemizm ve fetişizme kolaylıkla geçebilmiştir. Ancak sanat ile din arasındaki temel ayrımı gözden kaçırmamak gerekir. Her şeyden önce imgesel bilgiden ortaya çıkmış olan din, sanatsal hayal gücünün getirdiklerini gizemleşmiş olarak yorumlar. Yani gerçekten var olan nesneler üstüne düşünceler kurması gerektiği hallerde yapar ve sonuçta aldatmaca bir tasarım ortaya çıkar ve insanlar da bu varlıklara yalvarıp yakarır, saygı ve özen gösterir bir şeyler umut eder.

Ancak imgesel düşünce henüz sanat demek değildir. İlkel insan hayvan maskları takarak hayvanın hareketleri ile davranışlarını taklit ederek kendi oyunculuk yeteneğini ortaya çıkarmış, temsili olarak canlandırmanın yollarını öğrenmiştir. Bu danslar aslında toplumsal bir eğitim aracıdır. Dansla birlikte insan vücudu da yetkinleşmekteydi.

Mağaralardaki hayvan resimlerinin hedef tahtası gibi mesleki eğitim için olmayıp büyüsel etki olduğunu söylemeliyiz. Büyüyü hayvana değil aslında kendine yapmaktadır. Kavgaya kendini hazırlamakta güvencini artırmaktadır.

İlkel toplum insanı vücudunu ve yüzünü çiçeklerle, dövmelerle ya da boyalarla süslediği kolye ve bileziklerle, saç tokaları ve kemerlerle bezediğini ve bunları başlı başına bir güzellik duygusunu doğurmak ya da karşı cins üstünde çekicilik uyandırmak için yapılmayıp, ortak topluluğa bağlanmak, soylarına ve aşiretine bağlanmak duygusu ön plandadır. Boyanma ve takılar daha sonraları hiyerarşinin bir belirtisi de olmuştur.

Ancak estetik düşüncenin temelleri de buradan gelir. Tüm yapılan büyüsel, dinsel, yararsal olgulara zamanla estetik duygu eklenmiştir.

 

RESİM SANATININ DOĞUŞU

 

İnsanlara benzeyen ilk kalıntılar Afrika’da bulundu. 800 bin yıl önce yaşamış olduğu varsayılmaktadır. İnsanlığın 4 milyon yıla kadar indiği söyleniyor. Bugün için, sanatın ortaya çıkışına tam ve kesin bir cevap verebilecek durumda değiliz. İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu, çeşitli amaçlarla maddeye biçim vermiş, maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Tarih öncesi dönemde insanın var oluşuyla birlikte sanat da ortaya çıkmıştır. (Ersoy, 2002)

Fransa’nın güneyinde bulunan Paleolitik çağa ait mağaralardaki resimlere bazı arkeologlar gerçek olmadığını, hatta o döneme ait olmadıklarını söyleyerek inanmamışlardır.

Çünkü mağara duvarına yapılan bu resimler son derece gerçekçi ve gözleme dayalı resimler olup o dönemde yaşamış yabani hayvanları tek tek veya avcı ile mücadele ederken göstermektedir. (Ersoy, 2002) Sanat tarihinin ilk örnekleri olarak kabul edilen bu mağara resimleri, oymaları ve kaya kabartmaları dönemin insanının çok üstün bir sanat anlayışına sahip olduğunu göstermektedir. Mağaralarda araştırmalar yapan bilim adamları, bu resimleri sanat tarihinin en önemli ve değerli çalışmalarından biri olarak değerlendirmektedirler. Resimlerdeki gölgelemeler, perspektifin kullanımı ve zarif çizgiler, kabartmalarda ustaca yansıtılan derinlik hissi, oymalarda güneş ışığının çarpmasıyla meydana gelen estetik oynamalar, evrimcilerin açıklayamayacakları özelliklerdir.

19. yüzyılda İspanya ve Güney Fransa’daki mağara duvarlarında ve kayalar üzerinde ilk kez görüldüklerinde, bu bölgede kemik ve taştan yapılmış kaba araçlar bulununcaya kadar buz devri insanlarında yapıldığına inanılmışlardır. (Gombrich, 1999) Bu ilk bulgular zamanla Batı Avrupa, Asya, Afrika ve Rusya’da ortaya çıkan diğer mağara bulgularıyla kesinlik kazanmıştır. (Ersoy, 2002) Mamut, bizon ve ren geyiği resimlerini onları avlayan, bu yüzden de onları çok iyi tanıyan kimselerin resmettiği veya kazıdığı, giderek daha netleşmiştir. Bu mağaralara bazen dar ve alçak koridorlardan geçilir. Böylesine güç ulaşılan bir yere, yalnızca buraları süslemek amacıyla gidilmiş olması düşünülemez.

Lascaux mağarasındakiler dışında pek az yerdeki resimler net bir şekilde dağılmışlardır. Çoğunlukla birbirlerinin üzerine düzensiz bir şekilde boyanmış ya da kazınmışlardır.

Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri "ilkel sanat" başlığı altında toplamak, alışkanlık halini almıştır. "İlkel sanat" terimi, ilk bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda kullanılan " ilkel" kelimesinin kapsamından dolayı, bazı anlam kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek için, bizi ilgilendiren " ilkel sanat ", tarihî kronolojinin başlangıcında yer alan ilkel sanattır.

İlkeller için, bir kulübe ve bir imge arasında yaralılık açısından hiçbir fark yoktur. Kulübeler onları yağmurdan, rüzgârdan, güneşten ve kendilerini yaratmış olan ruhlardan korurlar; imgeler ise onları, doğal güçler kadar gerçek olan öteki güçlere karşı korurlar. Başka bir deyişle, resimler ve heykeller büyüsel amaçlarla kullanılırlar.

Beklide sadece zıpkınlar ve taş baltalarla haklarından gelebildikleri bu hayvanlar resimlerini yaparlarsa gerçeklerinin de kendi güçlerine boyun eğeceklerini düşünmüş olabilirler.

Homo Sapienza türü insan dediğimiz, zamanımızdan binlerce yıl önce yaşamış yarı insan yarı hayvansal nitelik taşıyan, insanımsı yaratıkların en büyük amacı yaşayabilmekti. Yaşayabilmek için karşılaştıkları gereksinimler, başlangıçta kesinlikle estetik olmayan ve öyle bir amaçlarının da olmadığı, bugün sanatın ilk örnekleri olarak değerlendirilen eserlerdir.

Fransız araştırmacısı Salomon Reinach, mağara duvarlarındaki resimlerin nedeninin “iyilikçi tılsım” olduğunu iddia etti. Ona göre insanlar avladıkları hayvanlar üzerinde üstünlük sağlamak için resim yapıyorlardı. Böyle bir faaliyetin esrara bürünmesi ve insanların yaşadıkları yerden uzakta yapılması mantıklıydı.

Leroi – Gourhan’ın ise görüşü daha farklıydı; o Üst Paleolitik Dönem’in, bütün 20 bin yılı boyunca mağaraların erkek/dişi ilkesine göre düzenlenmiş organize sığınaklar olduğuna inanıyordu.

At gibi bazı hayvanlar “erkeklik”, bizon ve Avrupa bizonu gibiler “ dişilik” simgesiydi. Dişi türler mağaranın orta kısımlarında yer alırken, erkek türler mağaranın her yanına dağılmışlardı. Aslan, ayı ve diğer tehlikeli hayvanlar mağaranın derinliklerinde bulunuyorlardı. Ancak bu iddia desteklenmemiştir.

 

 

 

SANATÇI KİMDİR?

 

Sanat dilini, bir ruh içinde dile getirmeye çalışan plastik sanatçı, fikri olgunluk, teknik hakimiyet ve ruhi kabiliyetlerle mana kazanan sezgi dünyası, onun dilini yaratır.

Sanatçı için günlük yaşam sıkıntı verici, bazen de şaşırtıcı olur.

Görünüşte; sakin, telaşsız ve mütevazidir. En büyük sanat eseri tabiattır ve sanatçı da buna yaklaşabilmenin gayesi içindedir.

Albert Dürer’in “Sanat tabiatın içindedir. Onu, oradan çıkarabilen sanatçıdır.” Deyişi ile yeni bir gerçeklik yaratıldığı sonucuna varılır.

Birçok sanatçı romantik ve hayalperesttir. Çünkü gerçek dünyada yaşamaya tahammül edemez. Yorgun ve çirkinlik içinde gördükleri bir kişiyi çizgi ve ışık büyüsü ile güzel bir huzur alemi haline getirmeyi öğrenmişlerdir.

Haz verici bir aleme sığınırlar. Alman filozofun deyişiyle; “Güzel sanatlara karşı duyulan ilginin yaşama bir çeşit sırt çevirme” olarak betimlediği sanatçı ilgi kurduğu nesneleri algılayabilen ve nesneleri bu yolla tam kavrayabilen özel yetenekli kişidir.

Yaratıcı gücü ile nesnelere yönelir, onları kavrar ve çizgi, boya veya sözcüklerle ifade eder. Kişilik olarak sanatçının nitelikleri sanatçının yaratıcılığının özünü oluşturur.

Bir sanatçının sanatçı kişiliği ne kadar büyük ise günlük yaşamda içinde bulunduğu koşullardan kendisini o denli soyutlamış olursa, ortaya koyduğu yapıtta o denli önemli olur. Sanatçı şüphesiz yapıtında kendi düşüncelerini, duyarlılığını, kendi kişisel manevi yaşamını ifade eder. Ama toplumsal yaşam sanatçıyı kuşatmıştır ve bilerek ya da bilmeyerek kendi kişisel gizli yanlarını ifade etmeye çalıştığı zaman bile toplumsal önemi olan şeyleri betimlemiş olur.

Sanatçının çok zeki olması gerekmez ama duyarlı olmalıdır. Kendi sanat kültürünü olduğu kadar, genel kültürünü de arttırıp, genişletmelidir.  Sanatçı ne kendini aşmalı ne de eser kendini aşmalıdır. Eser sanatçının bilgi ve düşüncesini aşmamalıdır ki samimi düşünce ortaya çıksın.

G. Apollinaire resim için; “Sanatçının gayesi; yapılmışı yapmak değil, yaratmaktır.” demiştir.

Hiç kuşku yok ki sanatçılar, yapıtlarında kendi düşünce ve duyumlarını, kendi kişisel manevi yaşamını tüm doluluğuyla yansıtırlar. Bu anlamda da eserleri kendilerinin anlatımı olmaktadır. Ancak toplum yalnızca sanatçıyı değil, sanatçının içindeki ben’ini de kuşattığı için, kişinin kendisinin anlatımı olarak bir sanat yaratımı, aynı zamanda toplumun kendisinin de anlatımı olmaktadır.

Toplumun iyi bir sanatçıda kendi kahramanını, kendi sesini bulmasının nedeni de budur. Sanatçılık kişiliği toplumdan ayırmaz, tersine onun temsilcisi yapar. Yaşamı daha derinden, daha güçlü ve şiirsel olarak cisimlendirebilme gücüne sahip olduğu için, insanlar sanatçıların eserlerine hayranlık duyarken, Onun yapıtlarında kendi deneyimlerinden, kendi çabalarından da bir şey bulurlar.

Sanatçıyı incelerken, kişiliğinin yapısı ile ilgili şunları söylemek mümkün;

·   Sanatçının doğa, çevre ve toplum üzerine edindiği bilgi birikimi,

·   Ethik, siyasal, dinsel ve estetik alanlarda edindiği değerler. Yani, idealleri, amaçları, kanıları
(Yani, dünyayı duyuşu bakışı, dünya görüşü)

·   Yaratıcı potansiyeli. Yani, kendi başına geliştirdiği yetenekleri ile yatkınlıkları, iş yapabilme gücü,

·   Kişinin iletişimsel kapasitesi, İnsanlarla kurduğu ilişkiler, bu ilişkilerin ölçüsü, özelliği ve sürekliliği,

·   Kişinin sanatsal potansiyeli. Yani sanatsal gereksinimlerinin düzeyi, içeriği ve yoğunluğuyla, bunu karşılayışıyla belirlenir.

Eserlerin sanatsal potansiyele bağımlılığı her sanatçıda kendine özgü bir özellik taşır. Çeşitli ustaların günlüklerinde,  mektuplarında, konuşmalarında ve yazılarında bunu görmek mümkündür. (Örneğin, Van Gogh’un kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplar gibi)

Yaratıcı potansiyeli olarak sanatçıları, birçok alanda ya da, değişik alanlardaki etkinliklerinde de görebiliriz. Örneğin Leonardo da Vinci’nin teknik alan araştırmaları, Goethe’nin siyasal alandaki etkinliği v.s. gibi çok yönlü yaratıcı etkinliklerinden bahsedilebilir. Yani, sanatçıların sanat dışı değerler de yaratabilme yeteneği ve yatkınlıkları önemli bir olgudur.

 

SANAT VE SANATÇI HAKKINDA

 

Pek çok estetikçiye göre sanatın amacı estetik yaşantı uyandırmaktır. Bilgi, heyecan, politika, din ve ahlak gibi heyecanlar, içerikler sanat dışı da sağlanabilir. Ancak sanat estetik yaşantı yaratmak konusunda rakipsizdir. Rakipsiz olsa da bu düşüncenin eleştirilen yanlarını görmezlikten gelemeyiz.

İnsanoğlu sanatı,  kazandığı belli bir ikinci yaşamsal etkinlik olarak ortaya koymuştur. Buysa insanın pratik yaşamdan edindiği, kendiliğinden oluşan deneyimlerinin daha da ileriye doğru götürülmesi ve buna karşılık etkili bir biçimde örgütlendirilen sanattaki yaşam deneyimleriyle bütünleştirilmesinden başka bir şey değildir.

Bunun ötesinde sanatı,  bilim,  dil,  ahlak, din, hukuk, siyaset ve pedagojinin bir karşılığı olarak görmemeliyiz.

Ancak bilime benzer biçimde ve bilimin yanı sıra yaşamın bilinebilmesi amacında, ideolojiye benzer biçimde bir değer-yönlendirmeler sisteminin oluşmasına ve oluşan değerlerin sürekli dönüşüme uğramasına, dile benzer biçimde ve dille birlikte insanlar arasında karşılıklı alış verişe ve insanların birbirleriyle anlaşabilmesine sanat aracılık eder.

İşte bunun için kuramcılar hep sanat ile bilim, ideoloji ya da emek, dil ya da oyun, din ya da pedagoji arasında bir ilişki ve yakınlık kurmaya çalışmışlardır.

Sanat bu toplumsal işlevlerin hem hepsidir, hem de özel olarak hiç birisidir.

Sanatın anlamı insanın somut yaşam deneyimini sürdürmek, genişletmek ve derinleştirmek üzere kendi bütünlüğü içinde yaşamı yeniden yaratmayı içerir. Sanat, insanın yaşamsal etkinliğinin imgesel modeli olarak işlerlik kazanmıştır.

Geçen yüzyılın hemen başlarında sanat camiasında kopartılan fırtınalar galiba en çok sanatı sorgulamak açısından yararlı olmaktadır. Neyin sanat olup olmadığı, kimin sanatçı olup olmadığı sürekli bir tartışma konusudur.

Kesinlikle zamanın halledeceği bu konuda bilgimiz olsun olmasın konuşmayı çok severiz.

Açlıkla savaşan, önem verilmeyen, ölümünden sonra kazanacağı ün için çalışan sanatçı imgesine bayılırız. Bir avuç sanatçıyı yüceltmek ve ödüllendirmek için elimizden geleni yapar, aynı veya daha niteliklilerle hiç ilgilenmeyiz. Tıpkı bugünlerde yaşadığımız gibi.

Kimi zaman sanatçının sanatı zorlaştırdığından yakınır, bu da ne? jest mi? deriz. Ya da sanatçı bir takım titizliklerini sergilemiş diye yanımızdaki arkadaşımıza söyleriz sessizce. Belki bu sözleri iyi ve ciddi bir insanın ömür boyu çalışarak yaptığı eserlerden oluşan bir sergisindeki tablolara şöyle bir göz gezdirdikten sonra giderken de söylüyor olabiliriz.

Sanat üzerine yazılar yazıp konuşmalar yapan biz eğitimciler veya sanat eleştirmenleri tarihi açıklamalardan yararlanarak, sanatın gelişimini, sanatçının bu gelişimdeki yeri ve sanat tarihine katkısı hakkında bilgiler veriyoruz. (Meslektaşlarımız belki de döneminde ona tarihin en ağır suçlamalarında bulunmuş da olabilir.) Aslında böyle açıklamalar bütünüyle gerçekten uzak olmadıkları gibi aydınlatıcı bir işleve de sahiptirler. Sanata değil sanatçıya, sanat eserine değil bir sanat kategorisine ışık tutmaya eğilimliyizdir.

Ancak halk yine de eski ustalara güven duyar. Çünkü tarihin alkışladığı eserlere ortak olma eğilimimiz vardır.

Günümüzün kuşkucu ve güvensiz ortamında verilen bilgilerin ne kadar etkisi vardır? Biz onlara bir harita vermekten başka ne yapabiliriz? Şöyle söyleriz; işte bu bir post-empresyonisttir. Önümüzde duran bu tablo da bunun son derece ilginç bir örneğidir. Nesneler üzerine düşen ışığın titreşimlerine dikkat edin, ne kadar göz alıcı. Kübizm’i tabii ki o keşfetti vs.

Ya da bu anlayışın bireysel ifade biçimlerinden bahsedebiliriz. Bu akımın rengi, kullanımı hakkında bilgi veririz. Bir sanatçının birçok eserini yan yana koyup, gelişim evrelerini tespit edip ana hatlarını çizeriz. Bu gelişimin ortak noktalarına dikkat çekerek sanatçı kişiliğini şip şak ortaya koyarız.

Ancak tüm bu kadastro çalışması bir tek esere uygulanabilir mi? Üstelik bu harita tek bir esere dikkatin yoğunlaştırılmasını önler, ortalığı tiyatro sahnesine de dönüştürebilir.

Sanat neyi canlandırır, sanat eserinin temel göstergeleri nelerdir? Her şeyden önce böyle bir gösterge var mıdır?

Sanatçıların eserlerinde gördüğümüz renk-biçim, ses ve çizgilerden hareketle sanatsallık pek çok estetikçi açısından ortak kabul görmemektedir.

Eğer renk, biçim, ses ve çizgilerin taşıdığı anlama bakılmaksızın, bu elemanlarla insanoğlunun iş yapabilme yeteneğini, sanatsal etkinliğin temeli olarak almak gerekirse; O zaman ilk sanat yapıtları, derin çukurlara oyulmuş taş levhalar, mağara duvarlarındaki makarna denen çizgilerdir. Bu durumda sanat salt teknolojik ya da psikolojik oyun özelliği olarak karşımıza çıkar.

Buna karşılık dünyadaki nesnelerin canlandırılışı esas alındığında, o zaman da mağaralarda geç dönemlerde oluşan renkli el izleri, hayvanların canlandırılmaları ilk sanat yaratımlarıdır denilebilir.

Peki sanatın belirleyici temel çizgisi olarak sanatta plastiklik öğesi mi alınmalı? Yani çizgiler, plastik biçimler, renkler aracılığıyla nesnelerin canlandırılışı her zaman için sanatsal bir anlam taşır mı?

Bütün bunlardan sanatın dışarıdan maddi bir özel göstergesi, belirtisi yok gibidir. Yani sanatsal biçimi teknik biçimden, bir müzik parçasını çobanın kaval sesinden ayırmaya yarayacak dıştan bir özel belirti yoktur. Sanatın en açık belirtisinin kendine özgü sanatsal bildirim olması gerekir.

Bir insana çizgi çizmesi, yazı yazması şarkı söylemesi öğretilebilir, ama sanatsal, şairane imgesel düşünme öğretilmesi imkansızdır.

Sanatçıda ustalık, kişilik, yatkınlık son derece önemlidir. Doğal ve toplumsal çevre üstüne kazanımlar, anlayış gücü, yetişim ve deneyim inkar edilebilir mi? Bunun yanında etik, siyasal, dinsel ve estetik alanlarda edinilmiş idealler, yaşamsal amaçlar, kanılar da önem kazanmaktadır. Her şeyden öte sanatçılık yetisi pek çok meslekten gerçekten farklı özel bir psikolojik yapıyı gerektirir. Yetisiz ustalık zanaat veya taklit olur.

Sanat eserlerinin bir bölümünü beğenip yücelterek, ötekileri bana hitap etmiyor diye bir kenara itmekle kendimizle öğünebiliriz. Ancak asıl beğeni yargısı nedir? Sanat eserlerini hangi sübjektif yargılarla açıklıyoruz?

Günümüz sanatının çeşitliliği ve bugün sanatçıların aldığı roller, eğer onları İnsanüstü bir varlık olarak tanımından veya beklentimizden kendimizi kurtarabilirsek, onları da öteki emekçiler arasında yaratan, sunan ve çalışan bir insan olduğunun bilincine varırız. Ancak yine de orijinal ve otantik kriterler getirerek çağdaş tasamızı da belirtmeden geçemeyiz.

Eskiden, zamanla değer kazanmış tema ve ifade biçimlerine güzellik ve anlam katmak olarak anlaşılan orijinallik bugün artık bireysel bir üslup, bireysel bir konu ya da en azından bireysel çeşnisi ağır basan üslup ve konu anlamına gelmektedir. Ancak bunun yanında eseriyle karşılaştığımızda sanatçının içtenliğinden de emin olmak isteriz. Yapılan buluşta Kandinsky'nin dediği gibi bir iç-zenginliğin de ağır basmasını isteriz. Orijinal ve otantik, yani aslına uygun olanı istiyoruz belki. Ama onu kesin ifadelerle tanımlayacak yolu da bulamıyoruz belki de.

Genellikle esere baktığımızda bir takım işaretler, değerli nitelikleri gösteren iç-belirtiler ararız. Aradığımız köktencilik de olabilir. Ancak en değer verdiğimiz nitelik de kendiliğindencilik olsa gerek. Yani güçlü duyguların kendiliğinden coşup taşmasını eserde ararız. Yalnızca hissedilerek duygu ve heyecanlardan değil, Bedri Rahmi'nin dediği gibi renk-çizgi-leke ve benek'ten düşünülerek yaratıldığım görmezlikten geliriz.

Çoğunlukla sanatçının eserini yaratırken duygusal bir iç-güdü ile büyülenmişçesine hareket etmesini ısrarla isteriz. Burada belki de çabucak yapıldığı izlenimini veren taslak veya noksan gibi belirtilere ya da aceleciliği gösteren herhangi bir işarete daha çok güvenmemiz isteniyor.

 Ancak en spontan eserlerin sanatsal bilgi ve deneyimlerin ürünü, en sakin heyecansız gibi görünen eserlerin ise derin içgüdüsel seçimlerin, kararların ürünü olduğunu asla gözden uzak tutmamamız gerekir.

Geleneğin ve her türlü etkilenmenin eserlerde bulunması son derece doğal bir olgudur. Onun için konu veya neden ne olursa olsun her sanat eserinin yine aynı sanatçının ya da öteki sanatçının bir başka eseri üzerine yaptığı yorumu olduğunu inkar edemeyiz.

Bazen de sanatçıda bir fikrin ya da ideolojinin hizmetinde olan beğeni yargısına hizmet etmesini istiyoruz. Özellikle 1930’lardan beri sanatçıdan elindeki araçlarını politik gelişmelere adamasını bir düstur gibi algıladık. Herkes kendine göre bir şeyler istedi, kimimiz sanatçının hem bizden uzakta hem de anlaşılmasının zor olmasını, kimimiz eğlendiren, kimimiz eğlendirirken düşündüren ve hemen yakınımızda olmasını, hem de bir kişilik olarak toplumda var olmasını istiyoruz.

Çoğu kez ürettiği eserlerin halka açık yerlerde olmaktan çok banka kasalarına, özel koleksiyonlara gittiğini ya da atölyelerinde tozlandığını unutuyoruz

Bir sanat eserinin değerlendirme ölçütleri nelerdir? Ya da sanatı sanat yapan gerekli ve yeterli özellikler nelerdir?

Günümüzde sanatta hangi ölçütlerin geçerli olduğunu belirleyebilmek İçin, her şeyde olduğu gibi sanatta da tanımdan başlamak akla uygundur, iyi bir eğitimden bahsetmek için eğitimin tanımını yapmak gibi.

Doğrusu gerek tarihsel süreçte, gerekse günümüze kadar sanat kuramlarının getirdiği ölçütler, sanatın özü konusunda konuya bir açıklık getirmiş olmakla beraber, genel geçer ve tüm sanat eserlerini kapsayacak ortak bir tanım bulmak imkansız gibidir. Çünkü insan düşüncesine, bu düşünceyi oluşturan toplumsal ideallere ket vurmak mümkün değildir. Değişmenin, ilerlemenin özüne, nesnel koşulların getirdiği değişimin öznel etkilerine ve ruhuna aykırıdır.

Belki de sanatın tanımını yapan kuramların, sanatın işlevi konusundaki yorumlarından yararlanarak bir senteze gitmek daha akılcı bir yol olabilir.

Yine sanatın özünü sanatçının duygularını dile getirmesinde ve bunun aktarılmasında bulan kuramlara göre, İnsanlara gözyaşı döktüren acıklı, arabesk sıradan duyguları anlatan ve aktaran yapıtlarla, yüce, derin ve değerli sayılan duyguları anlatan ve aktaran yapıtlar arasında nasıl bir değer ayrımı yapılabilir?

Sanatçıların değerli yaşantılara sahip olduğuna inananlar da bu kuramın kendisinde bunu kanıtlayıcı öğeleri gösteremezler. Sanatın iyi duygular uyandırmak suretiyle insanları eğitip bir birine yaklaştırması iddiası görece, subjektif bir yargı olarak belirir.

Her kuramın sanat eserlerine kendi açılarından bakmakta, belli bir takım yönleri üzerine eğilmek istediği görülmektedir. Ancak bu ölçütlerin hangilerinin geçerli olabileceğini nasıl kararlaştırabiliriz?

Bu sorunun çözümü sanatın özü nedir? Sanat ne için var? Sanatın işlevi ne? gibi soruların yanıtından ortaya çıkabilir. Ancak buna verilecek yanıt kişinin kendi ölçütünü belirler.

Sanatçılar kendilerinden eserlere yalnız sınırlı ürünler olarak değil, etkinlikler karmaşasının somutlaştırılışı olarak bakmamızı isterler. Klee; sanat eseri her şeyin üstünde bir yaratma sürecidir der. Salt bir ürün olarak yaşanmamıştır. Esere baktığımızda eğer görebilirsek, bir ölçüde onun yapılışını da yaşarız. Zamanla çeşitli sanatçıların eserlerini incelersek,  aralarındaki farklılıkları da görürüz.

Söz gelişi konstrüktivistler (Rus devrimi mimarisinin anlatımı. Politik bir sanattır, devrimci bir yapı sergiler. Genelde çağdaş malzemeleri kullanan ve geometrik kompozisyon anlayışını benimseyen bir tutumdur.) kökleri matematiğe dayanan biçimsel ilişkilere göre eserlerini inşa ederler. Bu sanatçıların kişilikleri eserlerinden ayrı tutulamaz, bir araştırmacı gibi görünürler. Etkinlikleri toplumsal yaşam için bir model sunma amacını taşır. Yaşamda yapıcı ve iyimser bir ilişki kurmayı hedeflerler.

Buna karşılık salt bilinçaltı uyarımlarına göre çalışan, etkinlikleri temel olarak bilinçaltındaki imgeler dünyasını yüzeye çıkarmaya yönelik sanatçılar da vardır; Örneğin sürrealistler yaratma süreçleri son derece özel ve kişiseldir. Yine de yapmak istedikleri bütünüyle toplumsal ve çözüm arayıcı özelliktedir. Hayal gücünün özgür dünyasını büyük bir ustalıkla dile getirmişlerdir.

Ekspresyonistleri de aynı biçimde düşünmek mümkündür. Onlar da içe dönük olarak ancak dışa dönük amaçlar güderler,

Kendilerine eylem sanatçıları dediğimiz soyut ekspresyonistler ise diğerlerinden uzak durmaya çalışırlar. Ancak onları çalışırken gözlerimizde canlandırdığımızda sanki delice nitelendirebileceğimiz adeta ayinsel bir tarzda hareket ettiklerini fark ederiz. Onlar coşkulu bir Peygamberden ziyade, yağmur duasına çıkan bir kabile büyücüsü gibidirler. Tuvalin çevresinde dolaşırken davranışları ve elleriyle yaptıkları hareketler, bu hareketleri engelleyen bilinçaltı güdülerinin katkısıyla aynı ölçüde resmin içeriğini oluştururlar.

Yani iç-güdüler hareketlere, davranışlara, resimdeki iz ve işaretlerde bunların izdüşümlerine dönüşür. Resimlerinin görünüşte hiç bir şeye benzetilemeyen biçimsizliği, başka türden bir biçim olarak karşımıza çıkar.

Amatör izleyiciye gelince, bu yeni biçimi çözmeye çalışırken, şimdiye dek tanıyıp bildikleri düzenden başka düzenlerle de yeni yeni düzenler yaratılabileceğini görürler. Bu yeni biçimler karşısında salt bireysel değil, toplumsal olarak da yaşamayı öğreniriz.

Topluma bir şey kazandırmayan hiç bir sanat eseri yoktur. Modern sanatın akademik olmayan gidişi, bazı suçlamaları da beraberinde getirmiştir. Bu bağlamda birçok sanatçı hak etmediği suçlamalara hedef olmuştur.

Genellikle de övgüler, düşünsel bir temele dayanan eserlere saklanır, izleyiciden Klasizm, din, tarih bilmesi beklenir.

Örneğin bu yüzden olsa gerek 19.y.y- sanatının en köklü öncülüğünü yapmış sanat biçimi olan natürmort ve manzara resimleri akademik bir düzey olarak en az değerde kabul görmüşlerdir.

Halbuki Van Gogh, Cezanne ve Picasso gibi pek çok sanatçının açmış oldukları yeni çığırları en köklü bir şekilde natürmort veya manzara resimlerinde görmekteyiz.

Sanatta hoş biçimler ve tatlar bulma arzusu, onun adeta zevk ve boş zaman kavramıyla bir tutulması düşüncesini beraberinde getirir. Bu düşünceyi savunanlar, sanatın yaşam ve ölüm gerçekleri üzerinde durmasını pek istemezler. Bu da insanoğlunun gerçekçiliğe çok fazla dayanamadığından olsa gerekir.

Aslında en modem sanatçı bile sanatında sertlik ve çirkinlik yanlısı değildir. Onlar daha ziyade naif, primitif, saf, sıcak, çekici ve incelikli bir dikkat çeken özellikler göstermek isterler. Bu yüzden daha içten, çocuksu bir karşılık beklerler.

Sonuç olarak zamanında hor görülen empresyonizm ve ustaları şimdi kamuoyunun sevgilisi olmuşlardır. Belki kübizmin zarafeti ve buluşları da karşılık görecektir. Aynı şey soyut sanat için de geçerlidir.

Duchamp bile sadece düşünsel değil, görsel güzelliği ile dikkat çekecektir bir gün. Çünkü sanat yok eden bir silah değildir.

 

SANATSAL İÇERİK

 

İyi bir manzara ressamının eserleri incelendiğinde, manzaranın imgesel bir biçimde ele alındığı, doğanın ressamın gördüğü, yaşadığı, zihinsel olarak özümlediği biçimde karşımıza çıktığını görürüz. Bir kimyacıdan ya da fizikçiden, Jeologdan ya da Botanikçiden farklı olarak ele alındığını hemen fark ederiz. Her şeyden önce çok izlenimlidir. Güçlü ve kararlı bir gerçekçi sanatçı, kurda, kuşa, ota, buluta bir biçim, bir anlam kazandırır.

Doğa varlığı fiziksel, biyolojik olmayan, zihinsel yoldan insanileştirilmiş yanı ele alınarak resmedilmiştir. Burada biçimlendirme araçları benzeştirme, abartma gibi her türlü biçimlendirme araçları kullanılır. Ancak sanatta güneş kapkara olabilir, ya da çıplak toprakta bir kölenin yüreğindeki ateş olabilir. Bu benzeştirmelerle de vurucu ve coşkusal etkiler elde edilmektedir.

Sanatsal imgenin sırrı da burada olsa gerek. Ders kitaplarındaki güvercin ile Picasso’nun güvercinini ele aldığımızda; resimleyicinin ders kitabında çizmiş olduğu güvercin sanatsal bir imge taşımaz çünkü aynen kopya edilmeye çalışılmıştır. Buna karşılık Picasso’nun barış güvercini sanatsal bir imge taşır. Buradaki güvercin kendi başına değil, insan ve insanlık için önemi açısından, insanoğlunun duygularının, umut ve ideallerinin bir görüntüsüdür. Yine Goethe’nin bir şiirinde ‘Ben hem tanrıyım, hem bir solucan, Kral da benim, köle de…’ sözleri bizi şaşırtmaz.

Şair kendisini Tanrıyla, Hayvanla, Kralla, Köleyle benzeştirmekte ve bunu da eğretilemeli bir anlamda yapmıştır.(Eğretilemeli; bir metafor olarak, yani, sanatçının düşüncesini dünyanın nesnelerine ve olaylarına benzetme olanağını sağlayan yöntem) Yani, bilimsel düşüncenin değil, imgesel düşüncenin formüllerini kullanmıştır. Çünkü sanatta nesnel olanla - öznel olan, doğal olanla – toplumsal olan, maddi olanla – manevi olan bir aradadır. Yani, maddi olandan manevi olana bir yönlendirme söz konusudur.

Örneğin, bir ressam bir portre üzerinde çalıştığı zaman gereken benzerliği kurabilmesi için, yalnızca canlandırılan kişinin tüm fiziksel özelliklerini, yani dış görünüş biçimini, başını, gözlerini, yaş ve cinsiyet özelliklerini değil ama aynı zamanda ruhsal varlığını, kişiliğini de inceden inceye ele alır. Onun için iyi bir sanatçı tarafından yapılmış portrelere, portresi yapılmış kişinin gerçek bir biyografisi gözüyle bakılabilir. Lev Tolstoy, sanatın başlıca amacını; İnsan ruhunu açığa çıkarıp dile getirmektir der. Şöyle de özetlemek mümkün; karakter çözümlemesi ve buna iliştin tipin ruhsal, manevi ele alınışı.

Kısaca içerik dediğimizde; estetik bakış açısından sanatçı tarafından yorumlanmış ve değerlendirilmiş, gerçekteki belli olayların imgelerle yansısıdır. İçerik estetik fikirden, temadan oluşur. Biçim, içeriğin taşıyıcısıdır ve onunla ayrılmaz bir bütünlük kurar.

   

 SANATSAL BİÇİM

 

Sanatsal yaratıcılıkta biçim dediğimizde iki olgu ortaya çıkar. Hayal gücünün yaratıcı etkisi ile sanatın içsel biçimi, yani içeriğin imgesel somutlaştırılışı olarak, diğeri ise sanatsal içeriğin taşıyıcısı maddi yaratımı, maddi gövdesi dediğimiz dışsal biçim (yani taştan, metalden, seslerden, vücut hareketlerinden, boya, bez vs.) olarak karşımıza çıkar.

 

 İMGESEL MODELLENDİRME

 

Sanatsal imge gerçek bir nesnenin basit bir kopyası değildir. Sanatçı eliyle anlatımsal olarak ortaya çıkar. Bir insan portresi resim, grafik ve heykelde böyle ortaya çıkar. Sanatçı modeline derinlemesine eğilir ve onda gördüğü şeyleri saptar. Manzara ve Natürmortlar için de bu böyledir. Yani sanatçı yeniden yaratmaktadır. Yoksa portre ile belgesel fotoğraf arasında hiç fark olmaz. Sanatçı bir şeyleri değiştirir hep, bir takım şeyleri atar, canlandırdığı şeyleri bir takım şeylerle bütünler. Sanat fotoğrafçısı aynı yüzün olgularını değişime uğratarak, birleştirme ve ışık olanaklarını kullanarak, çeşitli çekimlerle ifadesini güçlendirmektedir.

Sanatçılar sanatsal biçim verme işleminde; somut bir olayın, bir kişinin canlandırılışına değil bir çok olayın, bir çok kişinin bireysel çizgilerinin soyutlanmasına, genellendirilmesine ve sanatçı tarafından yaratılmış olan imgede bir araya getirilmesine, bireşimleştirilmesine önem verirler.

Örneğin, Raffael, ideal güzelliği saptamaya çalıştığında Madonna’ları portreler olarak değil, bireşimsel düş gücü olarak görmek zorunda kalmıştır. Madonna tipi olabilecek ideal güzellikte bir kadına yaşamında hemen hemen hiç rastlamadığını da kendisi söylemiştir.

Yine sanatçılar, gerçekliğin öğelerini, gerçekte var olmadığı veya olamayacağı biçiminde de kurgulayabilirler. Halkın hayal gücünün yaratmış olduğu kanatlı insanlar (Melekler, Şeytanlar), balık insanlar (Su perisi) ya da yarı insan yarı at gibi fantastik özellikler sanatsal imge olarak önem kazanabilir. Böylesi bir kaynaştırmaya fabl’larda rastlanır. Burada insani ve hayvani öğeler iç içedir. Öykünün kahramanı olan hayvanlar insan gibi davranır, bitkiler-dağlar ve ırmaklar konuşur. Gerçek dünyada ise ne uçan halı vardır, ne de şairle konuşan güneş vardır. İşte bu biçimler gerçekliğin değişime uğramış yansımalarıdır.

Sanatta yaşamın yansıtılması ile yaşamın dönüşüme uğratılması arasındaki ilişkiler sonsuzca çok biçimler alır. Sanat dalları arasında böylesi bir karşılaştırma yapılmak istenirse örneğin, resimde izlenimcilik ile kübizm, gerçeküstücülük söylenebilir. Sanat gerçek dünyayı aynı zamanda tasarımsal hayali bir dünyayla kutsallaştırmaktadır.

Sanatçılar tasarlama gücü, hayal gücü dediğimiz insan bilincinin yaratıcı yeteneğini kullanırlar. Burada Aristoteles’in “Sanat neyin olduğunu değil, neyin olabileceğini haber vermelidir.” Sözü akla gelmektedir. Ki, böylece insan gerçekliğin daha derininde yatan şeyleri görebilsin.

Sanatta hayal gücünün olanakları sınırsızdır. Bir biyolog, bir insan gövdesi üzerinde bir hayvan başı olabileceğini ya da bir hayvanın bir insan gibi konuşabileceğini söylese ona deli deriz. Ancak sanatta aslan yeleli, kartal gagalı, taş kalpli gibi sözleri anlayışla karşılarız.

   

 SANATTA BİÇİMLENDİRME

 

Sanatsal biçim tasarımdır. Sanatçı da tasarımcıdır. Sanatsal yaratımda, bir düşüncenin, manevi bir içeriğin maddi olarak ortaya konması işi sona erdiğinde, bu içeriğin taşıyıcısı olacak maddi nesnenin kuruluşu işi de kendiliğinden yaratılmış olur. Sanatçı bu gibi nesneleri taştan, tahtadan, kilden, metal, cam, kağıt, dokuma veya boyadan yapabileceği gibi vücut hareketleriyle, mimiklerle, ses tonları ve sözcüklerle de yapabilir. Burada parçaların sımsıkı, tam bir ilişki içinde birbirine oturması söz konusu olmalıdır. Yani, belirli bir kurulma, özgün bir nesnenin ortaya çıkması zorunludur. Biçimin bütün öğeleri bir saatin dişlileri gibi uyum ve ritim içinde olmalıdır.

Bir sanat yapıtında estetik bir haz alınıyorsa eserde iyi bir kurulmayı, kalıbı, mantığı, inceliği, uyumu, karmaşa ve rastlantı yokluğunu bulup ortaya çıkarmaktan genel coşkusal bir tepki olarak kendini belli eder. Bu nitelikler sanatçının ustalığını gösterir. Sanatçı eserini oluştururken özgürce bir doğaçlamaya da bırakır kendini. Bu sanat ile oyun arasında ilişki kuran kuramları akla getirir. Sanat özgürce oyunsal biçimde ortaya çıksa da tonların, renk lekelerinin, hacimlerin, hareketlerin, çizgilerin şiirsel iç düzenliliği göz ardı edilemez.

 

SANATSAL YARATIM

 

Bir sanat yapıtını çözümlerken oluşsal, yapısal ve işlevsel olmak üzere üç noktadan bakmak gerekir. Yaratıcılık süreci öncelikle düşünce ile başlar, bu bazen kendiliğindenlik de taşır. Giderek sanatçının hayal gücünde kendi biçimini alır. Bu idealleşmiş tasarım halinde imgenin maddi biçimi, kendi içeriğiyle birlikte tasarımlaşmış bir ezgi, ritmik bir süsleme, plastik ya da renksel bir ilinti vs. olarak belirir. Sanattaki sanatsal içerik ancak sanatsal biçimi ile var olabilir.

Sanat yapıtı üstünde bir çözümlemeye giriştiğimizde karşılaştığımız ilk şey sanat yapıtının bir içeriksel, bir de biçimsel yanının olduğudur. Biçim sanat yapıtındaki manevi kapsamın, anlamın, söz, ton, hareket, işaret, renk ve plastik kitle halinde, maddi cisimlendirilişidir. İçerik ise; biçiminin anlamıdır, yapıtın tüm görüntüsel dokusu içinde barınan ve oradan çıkan manevi bildirimdir. Konu ile temayı da ayrımlamak gerekir. Konu romanda, oyunda, resimde ya da filmde canlandırılan somut olaydır. Tema ise o yapıtta tartışılacak ethik, siyasal, dinsel, felsefi ve estetik türden, özgül bir yaşamsal sorundur.

Buradan şunu da anlayabiliriz; Tema kavramı daha genel-olanı, genel anlamda bir şeyi kapsar. Bir hikaye okuduğumuz zaman, ya da bir oyun izlediğimiz zaman, doğrudan doğruya algıladığımız dış - eylem’dir.

Tema ise, görmesek de, işitmesek de, kavramamız gereken doğrultuda, bir eylemin iç-anlamı’dır. Yani, toplumsal yaşamın akışından çıkarsanacak manevi sorundur.

Peki resim sanatında, manzara ya da natürmort tarzının konusu nedir? Tası nedir? dediğimizde, burada doğasal görünüşleri ile nesnelerin kendi başlarına varlıklarının canlandırılması sorunu olmayıp, bunlarla toplumsal anlamdaki ilişkilerin canlandırılması sorunu söz konusudur. Burada konu doğadır, tema ise; doğanın insan yaşamındaki yeri, insanlar için taşıdığı anlam, kendi manevi toplumsal değeridir. Bu bir yalnızlık teması, bir başkaldırı teması olacağı gibi, başka düşünceler de olabilir. Ancak hepsinde de mutlaka insanın doğa ile ilintisinin bir yönü vardır. Örneğin; Matisse’de natürmort teması; renk renk dünyanın parlak güzelliği karşısında insanın büyülenişidir diyebiliriz. Tabi insanın her şeyden önce resim dilinden de anlaması gerekir.

 

SANATIN İŞLEVSELLİĞİ

 

İnsanoğlu, sanatı kendi yaşam etkinliğini bir yansısı olarak, kazandığı ikinci bir yaşamsal etkinlik olarak ortaya koymuştur. Toplumsal yaşamını örgütlerken uzmanlık alanları oluşmuştur. (Emek, bilim, dil, ahlak, din, hukuk, siyaset, eğitim, spor gibi alanlar ortaya çıkmıştır.)

Ancak sanat hemen hemen tüm insan etkinliklerinin yanında yer almıştır. Örneğin; bilime benzer biçimde ve bilimin yanı sıra, yaşamın bilinebilmesi amacına hizmet eder.

İdeolojiye benzer biçimde ve İdeolojinin bütün görünüş biçimleri içinde değerlerin oluşumuna, dile benzer biçimde ve dille birlikte insanlar arasındaki karşılıklı alışverişe ve insanların birbirleriyle anlaşabilmesine v.s. aracılık eder. Yani insanın yetkinleştirilmesinin en etkili, benzersiz bir aracı olarak görülmektedir.

Kuramsal olarak sanatın;

·     İletişimsel işlevi

·     Aydınlatıcı-Yapıcı işlevi

·     Eğitsel işlevi

·     Haz Verme işlevi

·     Kültürel işlevi olduğunu söyleyebiliriz.

 

SANAT MORFOLOJİSİ

 

Daha Platon ve Aristotoles’den başlayarak estetik tarihinde sanatın morfolojik bir çözümü konusunda birçok girişimlerde bulunulmuştur.

Ancak 19. yy’ın başında Hegel beş (Mimari – Heykel – Resim – Şiir- Tiyatro) başlıca sanat arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihsel – kuramsal olarak araştırılması işini üstüne almıştır.

Psikolojik Estetiğin savunucuları sanatlar için yapılacak biri sınıflandırmanın, sanat yapıtını duyusal olarak algılamanın çeşitli biçimleriyle tarzlarına dayandırılması gerektiği görüşünden yola çıkmıştır ve sanat çeşitlerini; optik,  akustik sanatlar olarak bölümlendirilmişlerdir.

Yine sanatın; mekansal – zamansal ve mekansal – zamansal sanatlar olarak ayrımlandığını da görmekteyiz.

Estetik düşüncesi tarihinde, sanat çeşitlerinin birçok belirtilerine göre karşılaştırılıp ayrımlandığı görülmüştür. Örneğin; kullanılan malzemenin (söz – ses/ ton, taş, vücut hareketi v.s) özelliklerine göre, sanat yapıtlarını (görme duyusu, işitme duyusu v.s yoluyla) algılama biçimi ve tarzına göre; ortaya konuş biçimi ve tarzına göre (bireysel ya da ortaklaşa), ya da yaratış biçimini ve tarzına göre (görüntüsel ve canlandırıcı olup olmayacağına göre); sanatsal imgenin varlık biçimine (dural ve mekansal ya da dinamik ve zamansal oluşuna göre); estetik düşüncesi tarihinde, sanat çeşitlerinin birçok belirtilerine göre karşılaştırılıp ayrımlandığı görülmüştür. Örneğin; kullanılan malzemenin (söz – ses/ ton, taş, vücut hareketi v.s) özelliklerine göre, sanat yapıtlarını (görme duyusu, işitme duyusu v.s yoluyla) algılama biçimi ve tarzına göre; ortaya konuş biçimi ve tarzına göre (bireysel ya da ortaklaşa), ya da yaratış biçimini ve tarzına göre (görüntüsel ve canlandırıcı olup olmayacağına göre); sanatsal imgenin varlık biçimine (dural ve mekansal ya da dinamik ve zamansal oluşuna göre)

Sanatsal biçimin maddi varlığını incelediğimiz zaman aşağıdaki üç olasılık içinde ancak var olabileceğini görürüz.

Resim, Grafik, Mimari ve uygulamalı sanatlarda görüle mekansal var oluş içinde, söz sanatlarında ve müziksel yaratımlarda görülen zamansal var oluş içinde, dramatik sanatlar ile danslarda görülen mekansal – zamansal var oluş içinde. Mekan ve zaman maddenin temel var oluş biçimleridir. Dolayısıyla sanatsal kurulmalar ya salt mekansal olarak, dural olarak ya da salt zamanlar olarak, süreç ve dinamik olarak nesnellikten soyutlanırlar, ya da maddenin bu her iki özelliğinin bir arada birleşmiş olmasından zaman ve mekan içinde ortaya çıkabilirler. 







Bu çemberin her üç diliminde böylece tüm sanat grupları bulunmaktadır.

Mekansal sanatlar cisimsel – plastik malzemeyle ilgisi olan sanatsal kurulma tipleri (Heykel, Mimari v.s) ile yüzeysel iki boyutlu malzemelerle iş gören sanatsal kurulma tiplerini (Resim, Grafik, Sanat fotoğrafı v.s) bir arada barındırmaktadır.  Öte yandan baskı Grafiği ile sanat fotoğrafı arasında canlandırma tekniğinden gelen bir fark vardır.

Zamansal sanatlarda da bu farklar vardır. Örneğin, Edebiyat ile müzik arasındaki farkta malzeme farkına bağlıdır. (Sözle – örgütlenmiş ton)  

Dolayısıyla sınıflandırmanın ne denli zor olduğu ortadadır. Çünkü sanatsal yaratımda kendisinden yararlanılmamış hiçbir görsel ve işitsel malzeme ve bunların işlenişiyle ilgili hiçbir teknik deneyim kalmamıştır.

Sınıflandırmalar içinde işlenirken kullanılan malzeme ve tekniklerin özelliklerine göre sanat cinsleri ile şu ya da bu cinsin çeşitleri birbirinden ayrılabilir. Böylece resim, grafik, heykel sanat cinsleridir; çizgi ve baskı grafiği ise grafiğin çeşitleri, tahta, çinko, muşamba oyma baskı ve akuatinta grafik baskı çeşitleri olur.

Ancak malzemenin özellikleri şu ya da bu sanat cinsini kendi başına belirlemez (Örneğin; mermerden yapılma büst ile aynı malzemeden yapılma bir süs vazosu değişik sanat cinslerine girer.

 

A- Tanımlama (Description)

·    Bu sanat yapıtını yaratan sanatçının ismi nedir?

·    Sanat yapıtının adı nedir?

·    Bu yapıt ne zaman yaratılmıştır?

·    Bu sanat yapıtının yaratıldığı tarihsel dönemde yer alan bazı önemli olayları sıralayınız.

·    Orada ne var? Ne görüyorsunuz?
(yanıtların dökümü yapılır)

·    Bu hangi sanat formudur?
(resim, özgün baskı, heykel, seramik vs.)

·    Ana tema nedir?
(resimde neler oluyor?)

·    Hangi çizgiler sanat yapıtında etkin görünüyor?
(düz, eğri, diğerleri)

·    Hangi şekiller sanat yapıtında etkin görünüyor?
(geometrik, organik, her ikisi de)

·    Bulduğunuz ana örüntü ve dokuları adlandırınız.

 

B- Analiz (Analysis)

·      Yapıtta, şekiller nasıl düzenlenmiştir? (simetrik, üçgen, dikey, dairesel ya da kesişen) (saydam kağıt kullanılarak resimdeki ana yön akışı bulunabilir)

·      Renkler nasıl düzenlenmiştir? (Renklerde açık renkler mi, koyu renkler mi ya da her ikisi birden mi baskın görünüyor? Renkler parlak mı, mat mı?)

·      Uzam (boşluk-derinlik) nasıl düzenlenmiştir? (Birbirini örten, üçboyutlu mu? -Ön-orta ve arka plan var mı? Nasıl?)

·       Işık ve renk değerleri nasıl düzenlenmiş? (gölgeleme, hafif gölgeleme, koyu ile derinlik fikri sağlanması, fazla zıtlık, vs.)

·      Yapıt heykel ise, hafif mi? Ağır mı? Boş alanları var mı? İç bükey ya da dış bükey yüzeyler var mı?

·      Sanatçı bu resmi hangi teknik ile yapmıştır? (çizgi-boya, kolaj ya da oyuma, diğer)

·      Ne çeşit gereçler kullanmış? (kil, ağaç, yağ, vs.)

·       Fırça darbeleri nasıl? (geniş, dağınık, ince, karmaşık, düzenli)

C-Yorumlama (Interpretation)

·    Sanat yapıtının teması nedir?

·    Ne demek istemektedir? (Yorumlama başlı başına anlama ya da anlam çıkarma sürecidir. Bu süreç kimi özellikler içerir: duyusal bağlantılar, simgeler, çağdaş ve tarihsel anlam ve yorumu kapsar)

·    Renkler sizi duygusal açıdan nasıl etkiliyor? (Kendinizi mutlu, üzüntülü ya da başka bir etki altında mı hissediyorsunuz?)

·    Dokunduğunuz zaman yapıtın yüzeyinden neye benzer bir his alıyorsunuz? (Yapıt ne gibi bir ses, tat veriyor, nasıl kokuyor?)

·    Hangi simgeleri, sembolleri görüyorsunuz? (simge; bir başka şeyin yerini tutan bir şeydir. Örneğin aslan gücün simgesidir.)

·    Renkler neyi simgeliyor? (mavinin bağlılığı simgelemesi gibi)

·    Eser bu gün insanlara neyi ifade ediyor?

·    O zaman ne demek istemiştir? (sanat tarihsel açıdan)

·    Müzede ya da atölyede kağıt üzerine bir sanat yapıtı şematize edilir. (Yapıt ile ilgili kendi yorumunuzu yazınız.)

D – Yargı (Judgement)

·    Niçin güzel? Sanat yapıtının beğenilip beğenilmemesi önemli değildir. Önemli olan yapıtın neden ünlü olduğunun anlaşılmasıdır. 

·    Eleştirmen aşağıdaki yazılı sanat kavramları açısından bir sanat yapıtının önemli ya da değerli olduğunu anlar.























































SANAT FELSEFESİ

 

Sanatın yapısını, farklı kültür alanları içindeki yerini, insan açısından işlevini ve anlamını araştıran, sanatsal yaratmaların ve beğenilerin özü ve anlamını konu olarak ele alan bir felsefe dalıdır.

Sanat felsefesi, estetik dışındaki etkenleri ve bağlamları (dinsel, ahlaksal, toplumsal) da göz önünde bulundurduğundan, estetikten daha geniş, ancak doğadaki güzeli değil de yalnızca sanatsal yapıyı, güzeli konu olarak aldığından ondan daha dardır.

Estetik yalnızca sanattaki güzeli, dolayısıyla yalnız sanat felsefesini değil, doğadaki güzeli de kapsadığından sanat felsefesi estetiğin ancak bir bölümüdür diyebiliriz.

Sanat Felsefesi belirli sanat yapıtlarını çözümleyen ve tarihsel koşulları içinde değerlendiren Sanat Eleştirisi’nden de farklıdır.

Sanat eleştirisi yapıtların önceden benimsenmiş estetik değer ölçütlerine göre değerlendirilmesini içerir.

 

ESTETİK VE SANAT PSİKOLOJİSİ

 

Güzellik hadisesi en genel tanımlama ile duyularımız arasındaki biçim bağlantılarının birliğidir.  İnsan da duyuların karşılaştığı nesnelerin biçimlerine bağımlı bir şekilde davrandığına göre, estetik ile psikoloji iç içe girmektedir.

Sanat eserlerine yaklaşımınız, aynı zamanda o yapıt için bir eleştiri aracıdır. İlk tavrımızda genellikle anlama, algılama, kavrama şeklindedir.

Yani, bu resim bana ne diyor? şeklindedir. Bu sorunun yanıtı da hoşlanma ya da hoşlanmama şeklinde sanat psikolojisinin uğraşı alanı içerisindedir.

Beğeni yargılarımız ile estetik ölçütler ister istemez sanat psikolojisi ile estetiği birlikte yönlendirir. Kısaca insanın sanat yoluyla doyuma ulaşması estetik ve sanat psikolojisini karşı karşıya getirir.

Psikoloji, insan davranışlarını inceler. Sanat ise, bu davranışlarda bir titreşim yaratmayı amaçlar ayrıca sanat yoluyla insan davranışları insanileşir.

Sanatın bir amacı da güzeli insana sunabilmek,  insanın yaşamına katarak, bu yaşamı yoğunlaştırmaktır. Bu yoğunlaştırma duygularımızın sanat aracılığı ile daha incelmesi, duyu organlarımızın da daha duyarlı olması demektir.

Sanat psikolojisi alanında kalabilmek için yapıt ile alıcı, ya da, yapıt ile sanatçı arasındaki teke tek ilişkiden doğan sanatsal bilgi önem kazanır. Bu yoldan elde edilenlerle bir senteze varmak olasıdır. Bu ilişkiler de insan davranışlarını güdüler,  iç tepiler ve alışkanlıkları yönlendirir.

Sanat psikolojisi, insanın estetik bir obje karşısındaki tavrını ele alır. Estetik obje de, iç – duyular aracılığıyla güzel bulduğumuz ve ilişkiye geçtiğimiz, haz elde ettiğimiz bir objedir. İç duyularımızı insanın aklı etkiler. Yani, akıl ve ruh estetik objeyi yakalatan araçtır.

Her sanat yapıtı bir estetik obje olmasına karşın,  her estetik obje sanat yapıtı değildir.

 

Sanat psikolojisi açısından sanat dört aşamadan oluşur;

 

·   Algı; renkler, sesler, hareketler gibi karmaşık dış durumların maddi niteliklerinin algılanmasıdır.

·   Algılanan bu niteliklerin hoşa giden özgün biçimlere dönüştürülmesi,

·   Bu dönüştürme işleminin önceden var olan duygu, heyecan durumlarına ve estetik anlayışına uydurulması; yani, bir ifade kazandırılması,

·   Tüm bunların sonunda ve ayrıca her basamakta duyuların, tinin ve aklın doyuma ulaşabilmesi.

 

Bu dört aşama, sanatçılar için yaratma sürecinde, alıcı için eserle ilişki sürecinde söz konusudur.

Psikolojinin bir terimi olan kaygı, güzele erişmede hissedildiğinde estetik kaygı olmaktadır. Estetik kaygı, doğuştan var olan ve kişilik yapısı şeklinde kendini gösteren psikolojik bir niteliktir. Kontrol edilebilir, bastırılabilir, körüklenebilir ve yönlendirilebilir.

Estetik kaygı kendini iki etki ortamında kanıtlar;  Birincisi yüzeysel etkidir. ( Heyecan duyma, hoşlanma, zevk alma şeklinde tanımlanır – örneğin beğendim dendiğinde bu etki anlatılmış olur.) İkincisi ise;  derin ya da salt etkidir. Ki, ben’ i yapısal olarak değiştirmeye gider. 

(Benim zevkim budur dediğimizde anlamını bulan bir etkidir. Durumu değil, kişilik yapısını dile getirir.)

Sanat psikolojisi, gerek güzel yargısının oluşmasında, gerek ben’im istendik yönde değiştirilmesinde veya geliştirilmesinde estetik bilgi alanından hem araç olarak yararlanır, hem de onu amaç edinerek ilkeler (normlar) oluşturur. Bu güzel bir objemidir, bu benim için mi güzel bir objedir?  gibisinden sorgulamalarımız sanat psikolojisi ile estetik bilgi alanının ne denli iç içe olduğunu gösterir.

 

SANAT ESERLERİNİN İNCELENMESİ

 

Eser inceleyebilmek için başlangıçtan günümüze eserlerin ait oldukları dönemlerin, sanatların ve üslupların özelliklerini bilmek gerekir. Eserin hangi döneme, hangi ekole, hangi üsluba ait olduğunu ancak bu yolla bulabiliriz. Dönemlerin analizinden önce de insanlık tarihinin kültür dönemlerinin incelenmesi gerekir. İnsanlık tarihi incelendiğinde büyük bölümler halinde üç önemli kültür dönemi görülür. Bunlar sırasıyla; yağma kültürü, tarım kültürü ve bilimsel teknoloji kültürüdür.

 

ESER İNCELEME

 

Sanat eserinin incelenmesi iki yaklaşımla yapılır.

İkonografik açıdan

Plastik açıdan

 

İkonografik çözümlemede; katalog, belgesel yaklaşım söz konusudur. Yani çözümlenmesi istenen yapıtın varsa adı, boyutları, tekniği ve biliniyorsa yapım tarihi belirtilir. Daha sonra konu-öz-tema açısından açıklama yapılır. Mitoloji ve dinsel kitaplarda yer aldığı biçimiyle, tarihsel, gerçek, ütopik ya da imgelem olarak öyküsü anlatılır ve yorumlanır.

 

SANAT ELEŞTİRİSİNDE HEDEF DAVRANIŞLAR

 

A - 

1.  Tanımlama

2.  Çözümleme

3.  Yorum

4.   Yargı

gibi sistematik evrelerde sanatı eleştirel açıdan bakabilme ve sanat yapıtlarına eleştirel anlamda tepki verebilme.

B - Bu evrelere dayanan sorular sormayı ve alternatif yanıtlar vermeyi öğrenebilme.

C - Geçerli nedenlere dayanarak bir tartışmaya katılabilme, tartışmaları hoşgörü ile dinleyebilme, kendi sanat görüş ve kavramlarını geliştirebilme.

D - Öğrenciler için sanatı tartışmalarına ve anlamalarına yardım edecek öğretim ve kolaylıkları tasarlayabilme.

 

BİR SANAT ELEŞTİRİSİ ÇALIŞMA ÖRNEĞİ

 

SANAT AKIMLARI

 

GOTİK SANAT

 

Gotik, kendine has özelliği olan bir sanat anlayışı ve yazı şeklidir. Gotik yazılar ilk baskı denemelerinde denenmiş çoğunlukla Almanlar tarafından kullanılan bir yazı stilidir. Gotik sanatı 12. yüzyılın ikinci yarısında Roman sanatının değişmesiyle, Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Ortaçağı kapatan, Rönesansı başlatan akımdır. Mimaride ilk çıkış yeri Fransa diyenler varsa da Avrupa'nın çok yerinde aynı zamanda rastlanmış ve bütün Hıristiyan batı dünyasına yayılmıştır. Her ülke Gotik sanatında zevkine uygun değişiklikler yapmıştır. Avrupa'nın sanat merkezi kabul edilen İtalya'da ise pek tesiri görülmemiştir. Tüm sanat dallarında görülmekle birlikte Gotik daha çok bir mimarlık üslubudur. Avrupa’da Roman mimarlığından kaynaklanacak 12.yy ikinci yarısında ortaya çıkan Gotik Mimari, klasik mimarinin doğduğu 16.yy ortalarına kadar varlığını sürdürmüştür.

Gotik sanatı, Roman sanatının sunduğu hayal gücü ve birikim üzerinde yükselmiştir. Bu sanattaki yapı ve düzen, dekorasyon, esin ve plastik anlayış tam anlamıyla yeni, "el değmemiş" dir. Roma Yunan'dan yararlanmış; Bizans Roma'dan ve Doğu'dan kaynaklanmış, Roman sanatı Doğu'nun, Bizans'ın, Barbarların ve Antikçağ'ın melez ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Rönesans ve modern sanatlar da mimarlık ve süsleme öğelerini Antikçağ'dan almıştır. Gotik Sanatı ise Roman Sanatı’nın gelişimini köstekleyen köhneleşmiş formların kısıtlamalarını bir yana atarak doğadan yola çıktı. Gotik Sanatı Roman Sanatı’nın sunduğu birikimden ve bakış açısından yararlanmasına karşın, Roman Sanatı’nın reddiyesi üzerinden kendini yaratmıştır. Gotik sanatçı da bu yaratıcı itkiyle her şeyi yeni baştan ele alma cesaretini gösterebilmiştir. Aydınlanmanın tohumları yavaş yavaş toprağa düşmektedir.

Gotik kentlerle birlikte doğduğundan aynı zamanda bir kent üslubudur. 13.yy kilisenin kent ve kent yaşamı üzerinde büyük etkisi olmuştur. Bu nedenle Gotik üslup kiliselerle en güzel örneklerini vermiştir. Katedraller Gotik sanatının anıtsal bir ifadesi olmuştur. Şehirlerarasında en mükemmel katedralle sahip olma gibi bir rekabet uyanmıştır.

Bu eserler dini bir inançla tanrıya ulaşmak için büyük çabalarla yapılıyordu. Bunun yanı sıra bu dönemde Şark ve Bizans etkisinden uzak yeni bir sanat arayışı vardı. Hayali şekillerden uzaklaşılarak tabiata ve hakikate yaklaşıldı. Tüm bu etkenler Gotik Mimarinin gelişmesini tetiklemiştir.

15. yüzyılda ekonomik alanda öne çıkarak yeni bir sınıf oluşturan burjuvazinin gereksinimleri doğrultusunda, kent konutları olan konaklar ve villalar yapıldı. Gotik dönem, köprü, hastane, manastır, belediye binaları, adalet binaları, çarşılar gibi çeşitli yapılar ortaya koyarak gelişmiş bir toplumun büyük mimarlık gereksinimlerine cevap verdi. Politik iktidarın niteliğine uygun olarak Gotik sanat da merkezlerde yoğunlaştı, taşraya ancak örnek olabildi.

Roman mimarisinden kaynaklanan Gotik üslup bu mimariye tam anlamıyla ters düşer. Roman mimarisinde yapının ağırlığı duvarlara verilir; duvarlar kalın ve sağlam yapılırdı. Bundan dolayı kiliselerin içi karanlık olurdu. Bu durum da insanda bir denge, bir kütle duygusu uyandırırdı. Oysa Gotik yapılarda bu ağırlık direkler ve payandalara yüklenmiştir. Direkten kemerlerle birbirine bağlanmış dıştan da başka kemerlerle desteklenmiştir. Bu özellikler insanda yapının gökyüzüne yükseldiği düşüncesini doğurur. Gotik üslubun büyük bir hızla gelişmesi, ortaçağ’ a özgü dinsel yapılara sivri kemeri getirmesi sayesinde olmuştur.

Gerçekten, artık birer destek olmaktan çıkan duvarlarda geniş pencereler açılmıştır. Duvar resimlerinin yerini içeriye renkli ve hafif bir ışığın süzülmesini sağlayan ve gökyüzünden yere yansıyan Tanrı bağışının simgesi sayılan vitraylar almıştır. Gotik katedrallerde çok sayıda renkli pencere, iç mekanın aydınlanmasını sağlamakla kalmıyor, renkli ışıklar yapının içinde büyülü bir dinsel atmosfer oluşturuyordu. Gotik sanatta vitray, iç mekana büyülü bir hava vermekle kalmaz, resim sanatını da kapsar. Chartres Katedrali’ndeki vitrayda “Meryem’in Ölüm” sahnesinin büyük bir ustalıkla betimlendiği görülür. Bu mimari üslupta açıklıklar ve dikey çizgiler egemendir.

Önceleri çok sade olan cephelerde, zamanla zengin süslemelerle bezenmiş geniş kapılar açılmış, çok sayıda heykel ve alçak kabartmalara yer verilmiştir. Bunlar adeta taşa aktarılmış, dinsel ya da din dışı görüntülerin sergilendiği gerçek birer yapıt niteliğindedir.

Çok yönlü olan Gotik mimarlık kısa sürede gelişti, çeşitli dönem ve ülkelere göre, çoğu kez birbirinden farklı görünümler kazandı. Gotik üslubun Erken Gotik, Işınsal Gotik ve alevli gotik gibi dönemleri vardır. Bu dönemler her ülkede farklı tarihlerde ortaya çıkmış ve gelişmiştir.

 

 

HEYKEL SANATI:

 

Heykel sanatı, Gotik Dönem’de mimariyle bağıntısını sürdürmüştür. Bu bağıntı özellikle cephe dekorasyonunda dikkati çeker. Katedralin bir parçası durumundaki bu heykellerin, yapının yüksekliğine uygun olarak normalden daha uzun yapıldıkları görülür. Bunlar donmuş gibi dimdik duran figürlerdir. Heykel sanatındaki bu donmuşluk, 13. yüzyıl ortalarında yumuşamaya, aziz figürleri bol giysileri içinde kımıldamaya, donuk yüzlü melekler gülümsemeye başlarlar. Kucağında çocuk İsa’yı taşıyan bakire Meryem heykellerindeki dini ağırlığın giderek dünyasal bir ana oğul sevgisine dönüşüp, hafiflediği sezinlenir. Gotik’in son döneminin resim sanatında da katı kalıpların gevşediğini, şematik anlatımların yerini doğalcı betimlere bırakmaya başladığını görürüz. Ama hem heykelde hem de resim sanatında doğal görünümü ön plana alan örnekler ancak Rönesans Dönemi’nde ortaya çıkar.

1150 tarihinden itibaren kiliselerin iç ve dış mekanlarında heykeller sıralanmaya başlamıştır. Heykellerin yüzleri, durgun ve ifadesiz olmasına rağmen, gene de bir doğa gözlemine sahiptir. Ancak bütün vücudu kaplayan elbisenin kıvrımları, bir sütunun yivleri gibi birbirlerine paraleldir.

1150 ile 1200 tarihleri arasında, insanın fizik ifadesini benimseyen Karolyn ve hatta ondan önceki devir sanatlarının aksine, bu insanların yüzlerinde ideal, fizik vücut anlatımlarının hatta yer yer Barok anlatımlarının başladığı görülür. Böylece Avrupa sanatında Antikçağ’a ait değerlerin yeniden diriltilmeye başladığı anlaşılır. İnsan yüzlerinde natüralist bir gözlem görülmemekle beraber, gene de yüzde optik görüntünün taşa nakledilmeye başlandığına tanık olunur.

1220 yıllarından itibaren yüzlerde, Barok üslubunun özelliklerinden biri olan psikolojik iç ifadesini görüyoruz. Reims Katedralindeki bol kıvrımlı elbiselere sahip olan kadın ve erkek heykellerinde, gerek yüz ifadeleri, gerekse ellerin havaya kalkması, bize Barok üsluplu Gotik heykelinin görülmeye başlandığını açıklıyor. Bu nedenle, aşağı yukarı 1250 tarihinden itibaren, Gotik heykel sanatında, Barok üslup aşamasının başladığı anlaşılıyor.

1150 tarihlerinde arkaik özellikler gösteren Gotik heykeli, böylece, aşağı yukarı bir yüzyıl içinde arkaik – klasik – barok üslup çemberini tamamlamış oluyor.

Gotik’i barbar sanatı olarak kabul eden İtalya, Gotik üsluba ilgi göstermemişti. İtalya’da Gotik yapı geleneği de yoktu. Bu bakımdan Kuzey ve Orta Avrupa’daki Gotik Sanat anlayışına bir tepki olarak, İtalya’da adeta bir Proto – Rönesans hareketi başlıyor.

Gotik – klasik heykel ile antik – klasik heykel arasında, farklı görünüşler vardır. Gotik – klasikte, elbise kıvrımları bir (S) hareketi yapar. Elbiseli figür, Gotik heykelin yeni bir buluşudur. Ancak Gotik heykelin sütun biçimli figürleri ile Grek’in sütun görevi yapan heykelleri arasında üslup benzerliği de açık olarak görülür. Ancak, Grek sanatı ile Gotik arasındaki önemli ayrılık, Grek sanatının dünyevi – fizik yapıya ve tektonik kuruluşa, Gotik’in ise manevi güzelliğe ve dekora önem vermesidir. Bunun yanında Gotik heykelde önemli bir özellik daha vardır. Strasbourg’daki Synagoge heykeli, bütün manevi değerlerine rağmen, klasik ölçüleri yansıtan kadının fiziki güzelliğini ifade etmeyi amaç edinmiştir. Esasen bu husus, fiziki güzelliğin Gotik’le birlikte bir bakıma incelendiğini de gösteriyor.

Ayrıca, Gotik heykelin bir diğer özelliği, özellikle 8. yüzyıldan itibaren insan psikolojisini yüzde yansıtmasıdır. Bu yüz ifadesi, göreceğimiz gibi Barok üsluplu heykellerde görülür.

1400 tarihlerinden itibaren Gotik heykelde yumuşama görülür. Güzel Madonnalar biçimlendirilir. Realizmadan çok İdealizma ve güzelleştirme yanında ruhsal ifade önem kazanır. Gotik heykellerinin en önemli eserleri “Geç Gotik” döneminde yapılır. Gotik heykel ve resim, Rönesans’ın sanat ve bilim alanlarının gelişmesine önemli katkıda bulunmuştur. Gotik, manevi inancın sanatını verdiği halde, insanın tasvirinde doğa etüdünü ele almıştır. Bu gözleme önem veriş, incelemeyi gerekli kılmıştır. Ancak 14. yüzyıldan itibaren insan etüdünün optik ifadesine, ressam ve heykelciler gittikçe daha büyük bir hırsla sarılmışlardır. Bu ilginin sonuçları, antik sanatın eserlerini anlamayı kolaylaştırmış ve Antikte idealizmi, Rönesans’ın amacı olmuştu. Bu bakımdan, büyük bir tezat olmakla birlikte, Gotik’in manevi dünyası içinde, dünyevi bir sanatın esasları hazırlanmıştı.

 

RESİM SANATI:

 

Gotik’te yapı duvarları parçalandığı için Roman mimarisindeki fresk gibi, duvar resimlerine yer kalmamıştır. Bunun yerine, duvarları boydan boya parçalayan pencerelerde, renkli bir vitray sanatı gelişmiştir.

Tablo resmi 14. yüzyıldan itibaren de, Burgund ve Hollanda topraklarında doğar. 1400 tarihinde Melchior Broederlam adlı ressam, bir kilisenin altarına bir prensin resmini yapmıştır.

Kitap resmi, üniversite şehri olan Paris’te, gelişmek için önemli bir zemin bulmuştur. 13. – 14. yüzyılın ilk yarısında, yüzeysel dekoratif minyatürler yapıldı. Bunlarda mekanın üç boyutlu ifadesi ile vücudun hacimli biçimi denenmeye başlandı. 1440’tan itibaren Felemenk ressamları ile kitap resmi, tekrar bir hız kazandı.

Gioto’nun, Asisi ve Padua’daki fresklerinde, vücut hacimlerini modle etmeye başladığı ve bunda başarıya ulaştığı, dolayısıyla yüzeysel resimden üç boyutlu ifadeye yönelindiği görülür. Fakat bu fresklerde görülen doğa biçimleri, figür yüzleri ve hareketleri, optik gözleme rağmen, kişiye özgü değil, görece bir biçimlendirme içindedir. Bu bakımdan, Gotik gelenekten kurtulma sırlarında yapılan doğa gözlemlerinin, ancak itibari yüzler ve figürler yapılmasına olanak verdiği görülür. Giotto’nun bu yeni biçimlendirme anlayışı, onu izleyence ve talebeleri tarafından sürdürüldü. Gene o sıralarda, Simone Martin (1284-13449) Siena’da Floransa anlayışından çok, Gotik ressam olarak görevlendirilmişti. Fakat Giotto olsun, Simone Martin olsun, itibari renk ve belirli özellikleri olmayan figürler resmetmişlerdir. Konuları dini olan bu resimlerde Martini, süsleme unsurlarının etkisinden kendini kurtaramadığı gibi, altın yaldızı da bırakmamıştır. Bu bakımdan Giotto ile arasında açık bir fark görülür.

Giotto’nun yolunda gidenlerden Lorenzetti Kardeşler, aynı zamanda onun seviyesine de ulaşmak istiyorlardı. Her iki kardeş, hacimli biçimlendirmeye önem verdiklerinden, mekan ve derinlik ifadesinde Giotto’dan daha fazla başarı göstermişlerdir. Gentile da Fabriano, Gotik resmin önemli özelliklerinden biri olan yaldızı kullanmaya devam etmiş ve süslemeye, Gotik’te olduğu gibi önem vermiştir. Bunun yanında figürlerin güzelleştirilmelerini ihmal etmemiştir.

Görünüyor ki, İtalya’da hem doğa gözlemlerinin önemi gittikçe artıyor, hem de eski geleneği geride bırakan çalışmalar yapılıyor. Bu resimlerin Kuzey ve Orta Avrupa’daki özelliklerinin ortak noktası, doğa gözlemidir. Lokal bazı özelliklere rağmen, genellikle Giotto’nun mekan ifadesi ile Fransa’daki “yumuşak üslup” un, Kuzey ve Orta Avrupa’da etki yaptığını ve bu ülkelere sanatçıların Güney’den getirildiklerini görüyoruz. Kuzey Avrupa sanatçılarının, kitap resminin geleneklerini tablo resminde sürdürdüklerine ve yaldızın 14. yüzyılın sonuna kadar devam ettirildiğine tanık oluyoruz. Fransız saraylarında, ihtiraslı bir koleksiyon merakının başladığı ve mesenliğin (sanat koruyuculuğunun) bu devrelerde Avrupa’daki sanat hareketlerinin gelişmesine ve yayılmasına yardım ettiği anlaşılıyor.

Kiliselerin bulunduğu Prag, Hamburg, Londra gibi şehirler bu nedenle sanat merkezleri olmuştu. Bu şehirlerin arasında karşılıklı sanatçı ilişkisi olduğu gibi, İtalyan şehirlerinin de bu bölgeler ile bağlantıları vardır. Bu ülkelerin resimlerinde çizgi karakteri, daima ortak özellikti. Bütün resimler, kitap resminin geleneğine bağlı olarak guvaj tekniği ile yapılıyordu. Yüzeysel lekeler ve üniversal ışık bu resimleri biçimlendirme imkanları olarak kullanılmaktaydı. Renkler itibari idi. Bu itibarilik, renklerin model karşısında uygulanmamasından ileri geliyordu.

 

 

BİLİNMEYEN KELİMELER:

 

Altar: Adak adanan ve kurban kesilen dini yapı. Özellikle antik dinlerde yaygın olan altarlar, Musevilik ve Hıristiyanlık'ta da önemli bir yere sahiptir. Altarlar, mimari açıdan da önemli yapılardır. Antik dinlerden kalan altar yıkıntıları, dinlerin ayinsel özelliklerini ve ibadet geleneğini öğrenmek açısından çeşitli ipuçları taşır.

 

İtibari: Gerçekten öyle olmadığı hâlde öyle sayılan, saymaca

 

Gotik Sanatı Örnekleri
 

 

Find A Lawyer
Online Ziyaretci: